İyilik Perisi

Anne dedi Alya balıklar da ölür mü? Deniz kenarında balıklara yem atıyorlardı halbuki bu soru da nereden gelmişti aklına …

Düşündü annesi… Ölümü nereden biliyordu Alya? Şimdi bunu nasıl anlatmalıydı üç yaşındaki minicik bir yüreğe. Hadi dedi gel seninle bir şeyler yiyelim sonra da deniz kenarında çoraplarımızı çıkartır biraz yürüyüş yaparız.

Dünya iyisi bir kadındı Leyla, iyilik perisi misali…

Kapısına kim gelse yemek yemeden çay içmeden gidemezdi … Elinden her iş gelirdi, dili de pek tatlıydı. Herkes onu öyle severdi ki, bazen onu yoracak kadar sevgi…

Leyla’nın iki kızı, bir abisi, bir erkek, bir de kız kardeşi vardı. Onlara çok düşkündü. Çünkü kız kardeşi ondan on beş yaş küçüktü ve o büyütmüştü. Annesi Leyla’yı on beş yaşında bir bebekle baş başa bırakıp İzmir’e Fuara gitmişti. Leyla hem abisine hem erkek hem de sekiz aylık kız kardeşine tek başına bakmıştı. Çok iyi bebek bakardı. Evlenince de kendi çocuklarına böyle bakacaktı. Mutlu bir yuvası olacaktı; pembe panjurlu, sakin, sessiz ve huzur dolu…

Yıllar geçti, Leyla severek evlendiği kocasıyla kuş uçmaz kervan geçmez bir köye tayin oldular. Kocası öğretmendi ve köy köy gezecek bir hayata evet demişti Leyla.

Peki hani haylindeki pembe panjurlu ev …?

Bir katıra bindiler kocasıyla kucağında altı aylık bebeğiyle. Bir kız çocuğuydu. İsmi de Lale… Leyla kendi ismine uygun olsun istemişti kızının ismini ve kendi koymuştu.  Katır da nasıl sallıyordu çekirdek ailesini. Dağlardan ancak katırla gidiliyordu bu köye… Yol yoktu, iz yoktu, karanlıktı.

Karanlık aylar karanlık günler derken Lale büyüdü ilkokula başlama yaşı geldi. Leyla’nın kocası bu sefer başka bir köye tayin olmuştu. Aynı zamanda hem okul müdürü hem de okulun öğretmeniydi. Eee tabi Lale babasının okulunda babasının sınıfında okula başladı.

İlk gün tanıştılar arkadaşlarıyla. Babası tembihlemişti evde; sınıfta bana öğretmenim diyeceksin diye. Sesiz sakin Lale çıkar mıydı babasının sözünden? Öyle dedi beş yıl boyunca…

Lale’nin bir kız kardeşi oldu, Lale sekiz yaşına basmıştı. Adı Gül’dü. Yine Leyla koymuştu adını kızım hep gülsün diye. Ben gülmedim bari kızım gülsün hayatında hep mutlu olsun benim oturamadığım pembe panjurlu evde o otursun diye düşünmüştü. Leyla Lale Gül çınar ağacının altında otururlar, Leyla komşularına gömlek şalvar diker, kocası da okul dışındaki zamanlarını yakın şehirdeki lokalde geçirirdi. Leyla bazen çocuklarını alır şehre gider, annesinde kalır bazen de kayınvalidesine gider kalırdı. Çocuklar büyüyor, köydeki tüm komşuları da Leyla’yı hiç yalnız bırakmıyorlar, çok seviyorlardı. Leyla bazen köydeki gelinlerin saçını bile yapar olmuştu. Öyle becerikli bir kadın, öyle merhametli bir anneydi ki o… çocukları için sürekli çalışır, onları hep mutlu etmek için saçını süpürge ederdi. Sadece çocukları için değil tüm sevdikleri için saçını süpürge eder ayaklarının altında paspas olurdu.

Yıllar akıp geçiyordu. Leyla artık şehre taşınmıştı, kocası şehre tayin olmuştu.  Yeni bir hayat yeni arkadaşlar, büyük aile ile geçen uzun yıllar. Leyla hem annesine hem babaannesine hem çocuklarına ilgi gösteriyor onların ihtiyaçlarını gideriyor ve mutlu oluyordu. Kalbindeki fedakârlık duygusu onu kasıp kavuruyordu. Herkese yetişmeye çalışıyor, çabalıyor hep kendinden feragat ediyordu. Zaman zaman yorulsa da bunu yapmaktan vazgeçmiyordu.

Tabi bazen şikâyet ediyordu; bu kadar fedakarlığın karşılığı olmadığı için üzülüyordu ancak asla vazgeçmiyordu koşmaktan, yardımseverlikten.  Leyla kendi için hiç kahve yapmamıştı şimdiye kadar, kendine kahvaltı da hazırlamamıştı, bir tek çay yapardı; çok severdi çay içmeyi ve içirmeyi…

  • İyileşeyim, kalkar kalkmaz kurabiyeler yapacağım, kekler yapacağım, doya doya çay içeceğim dedi kardeşine Leyla… Hani onu büyütmüştü ya o kız kardeşi…

Leyla yılların fedakarlığını şimdi zalim bir hastalıkla taçlandırıyordu. Yedi yıl önce hani o adına Gül koyduğu, gülsün dediği kızını trafik kazasında kaybetmişti. Acı ve hüzünle geçmişti yedi yıl… Artık ben tercih yapacağım ya Lale ya Gül. Sanki Gül’ü tercih edecekmiş gibi bir durum vardı karşımızda. Günden güne kötüye gidiyordu. Değerleri, düşüyor zalim değer ise artıyordu. Kemoterapi önce işe yarar gibi olduysa da artık geriye yolculuk başlamıştı. Umut ya bu … insan umudunu kaybettiğinde dünyada olsa da artık yaşamazmış. Leyla’nın umudu vardı ya da umudu varmış gibi konuşuyordu kardeşiyle, çünkü kardeşinin onu çok sevdiğini ve o ölürse çok üzüleceğini bildiği için mi bilinmez…

Zorlu süreçte babası, annesi, abisi, erkek kardeşi, kız kardeşi, gelinleri ve tüm sevdikleri onun yanında olmak için çalışıyorlar, mümkün olduğunca destek olmaya gayret ediyorlardı.

Leyla kızı Lale’nin evinde kalıyordu, kötüye giderse hastaneye kaldırıyorlardı. İnsanlık için kısa ama Leyla ve sevdikleri için uzun bir üç ay geçti.

 Lale’nin iki kızı vardı. Alya ve Ela. Leyla’nın torunlarıydı. Leyla hani çok fedakar bir insandı ya aynı şekilde çok fedakar bir anneanneydi … Alya üç yaşında Ela da on yaşındaydı. Anneannesinin tüm hastalık süreci torunlarının gözü önünde oluyordu. Lale üzülse de elinden bir şey gelmiyordu. Herkes çaresiz kalmıştı.

Veee son … Leyla iyilik perisi makamından ışık perisi makamına ulaşıp Gül’e kavuştu. Tüm sevdikleri ise elleri boş, gözleri yaşlı, tek başlarına kalakaldılar. Lale ise hem kardeşsiz hem annesiz kalmıştı. Babası ise annesinin yerini tutar mıydı hiç?  Öyle de oldu. Lale çekirdek ailesi ile yalnız kaldı. Kaldı kalmasına da ruhu hiç öyle değildi. Bir sürü travma, bir sürü korku, bir sürü endişeyle baş etmek zorundaydı.

Lalenin terapi süreci başladı. Annesinin ölümünü kabullenemiyor ve bir terapistle bu konu hakkında uzun zamandır çalışıyordu. Annesi ve kız kardeşi ölmüştü ya kendisi de ölürse ne olurdu? Çocuklarına kim bakardı? Onlar da kendisi gibi annesiz kardeşsiz kalırlarsa ne olurdu? Kendisi de annesinin hastalığından olursa nasıl yapardı?

“Seninle Başlamadı” diye bir kitap okuyordu Lale. O kitapta yazar tüm travma, hastalık ve benzeri durumların atalarımızdan geldiğini savunuyordu. Ya bu gerçek olur ve Lale annesi gibi hasta olursa ne olurdu? Kafasının içi karmakarışıktı. Terapiye gidiyordu, orada iyi hissediyordu kendisini ama eve gelince annesi de onunla birlikte geliyordu sanki.

Lale bilinçaltı eğitimlerine katılmaya karar verdi. Burada öğrendiklerini kendine uygulayıp şifalanmaya niyet ediyordu. Thetahealing eğitimlerine gitti. Öğrendiği tüm terapi yöntemlerini uyguluyor arkadaşları ile birbirlerine uygulayıp şifalanıyorlardı. Annesinin hastalığını kabul ediyor, ölümünü kabul ediyor, yasını yaşıyor ve genetikten gelen tüm travmalara karşı genetik şifa yöntemini uyguluyordu.

Bir gün aniden bir kanama oldu … doktora gitti ve annesiyle aynı hastalığın küçük bir kopyasını yapmıştı bile vücudu. Ayna nöronlar sevdiklerimizin hastalıklarını kopyalıyorlardı. Öyle olmuştu. Neyse ki erken tanı ve tedavi onu bu yükten kolayca kurtardı. Küçük bir operasyon geçirerek bu deneyimine son verdi. Artık annesine benzeme ihtiyacı kalmamıştı.

Bizler tüm sevdiklerimizi, hatta en önemlisi annemizi hep kopyalarız. Bilinçaltına alınan kayıtlar günü geldiğinde istesek de istemesek de gün yüzüne çıkar ve uygulamaya başlarız. Hatta sevmediğimiz özellikleri bile bir gün yaparken konuşurken buluveririz kendimizi. Terapistler bu konulara çalışırlarken özellikle anne karnına şifa tekniği, atalarıyla arandaki genetik şifa çalışması, yas tutma çalışması, duygularını hisset, kendini fark et, mindfulness dediğimiz bilinçli farkındalık çalışmaları yaparlar. Bunlar bizi özümüze döndürerek kendimiz olmamızı sağlarlar. Kendi özümüzü keşfettiğimizde ise onu şifalandırmak oldukça kolay olacaktır.

Lale de bu uygulamaları yapmış, terapiste gitmiş ve şimdi kendisini daha iyi hisseder olmuştu.

Çok güzel güneşli bir sabahtı. Lale çok pozitif uyanmıştı. Önce yataktan kalmak istemedi, yavaş yavaş uyandı, esnedi, biraz yoga hareketleri ile kaslarını esnetti. Elini yüzünü yıkadı, balkondan gökyüzüne baktı. Bulutlar yüksekte pamuk gibiydi, güneş de öyle parlak öyle pırıl pırıldı ki… Hadi dedi bugün kendimi ödüllendireyim. Kendime şahane bir kahvaltı ısmarlayayım. Ve aklına iyi bir fikir geldi. Güzel bir kahvaltı yapmak için Alya’yla birlikte deniz kenarına geldiler. Alya biraz oynasın, balıkları seyretsin, acıksın ve güzelce karnını doyursun diye … bu soru aklına nereden gelmişti?

  • Anne balıklar da ölür mü ananem gibi?
Sevdiklerimizle paylaşmayı unutmayalım :)

“İyilik Perisi” üzerine 3 yorum

  1. Bayram günü aklıma bir cevap geldi, herkes ve her şey ölür ama ayrılırlar mı bizden, hatıralarımızdan, kalbimizden?
    SANMIYORUM 🙁

  2. Bedenen yokluğun, ruhu derinden yaraladığı kesin ama bedenen gidenler biz bazen hatırlamasak da hayatın bir yerinden bizi yakalarlar, diye hissediyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Mesaj Gönder
Merhaba ben Hasibe,
Nasıl yardımcı olabilirim?