İçindeki Yıldızı Parlat

Koşa koşa geldim, durakta çok beklemiştim çünkü otobüs geç gelmişti, nefes nefese kapıyı tıklatıp içeri girdim.

Sınıfta derin bir sessizlik vardı, hoca ders anlatıyordu. Sıraların kenarından usulca geçip, arkadaşıma hafif gülümseyerek yerime oturdum. Arkadaşlar dikkatlice dersi dinliyor, hoca da keyifle anlatıyordu. Hocayla göz göze geldik bir an…

Kızmakla sevmek arasında muzip bir tavırla kafa salladı bana. Ne anlamam gerektiğini anlamadım sadece hafif tebessüm edebildim çok sevdiğim Hasan Hocaya… Ne demek istemişti? Bilmiyorum. Derse odaklandım.

Hocamız sıranın ucuna oturur gibi yapmış bir ayağı havada diğeri yerde dengesini sağlayacak şekilde duruyor hem dersi anlatıyor hem de öğrencileri gözlemliyordu. Çok sevdiğim değer verdiğim Hasan Hoca anlattıkça anlatıyor hem keyif alıyordum hem de hafiften gözlerim kapanır gibi oluyordu.

Hasan Hoca insanın içini ısıtan, insana değer veren ve değerlerimizi besleyen, akıllı, hayatı okuyan, merhametli, mizahi yönü güçlü olan şeker gibi bir öğretmen. Hatta bir profesör. Alanında uzman, aynı zamanda egosunu dengelemeyi başarmış, içindeki yıldızı parlatmış ve hala parlatmaya devam etmesini bilen, kıymetli bir insan.

Konumuz, yıldızlar nasıl doğar, nasıl ölürler? Etrafına nasıl ışık yayarlar? Bir yıldızın bizim çizdiğimiz yıldız şekliyle bir bağlantısı var mıdır? Gökyüzünü ve yıldızları tanıyorduk. Biraz da gökyüzüne doğru yolculuk yapıyor ufkumuzu genişletiyor olabilirdik. Gökyüzündeki o yıldız kümelerine gidip, Samanyolu dediğimiz, yıldızlardan oluşan yollarda yürüyebilir miydik? Bir an kendimi o yolda yürür gibi hissettim. Kendimi yokladım galiba uyuyordum! Hasan Hoca fark ederse tüm sınıfa beni gösterir ve gülerler diye korkumdan göz kapaklarımı zorladım, kapanmasın diye…Sanıyorum gözlerimi kontrol edemiyorum… Bu uyku hali de nereden gelmişti şimdi? Anlam veremiyordum.

Sanıyorum dersin sonuna geldik…
O da ne?
Karşımda bir kapı var harika işlemeler yapılmış ama bizim sınıfın kapısı değil! Bu kapı bal rengi ahşaptan, el oyması yapılmış, bol işlemeleri olan, iki adam boyunda, kocaman bir saray kapısına benzeyen, muhteşem bir kapı…

Kapıya doğru gidiyorum ve heyecanlandığımı hissediyorum, çünkü kapı çok heybetli, ondan başka da çıkış yolu yok. Tam yaklaştığım anda kapı kendiliğinden açılıvermesin mi? Nasıl da kolay açıldı o koca kapı… Hayretler içerisinde kaldım. Hem kapıya bakıyorum hem de kapı aralığından görünen uçsuz bucaksız denize… Bu kapı sahile açılmasın mı? Açıldı ve ben dışarı çıkıyorum. Kumsal, deniz, güneş, meltem esintisi, bulutların beyazlığı ve gökyüzünün maviliği göz kamaştırıcı, bakmaya doyamıyorum. Hemen koştum denize doğru, ayakkabılarımı çıkardım ve suya soktum ayaklarımı. Pırıl pırıl bir su, içindeki balıklar görünüyor, hatta onlar da ne? Deniz yıldızları var kıpır kıpır denizin içinde hareket ediyorlar. Aman Allah’ım hiç bu kadar yakından hiç bu kadar fazla deniz yıldızını bir arada görmemiştim. Nasıl da güzel, nasıl da muhteşem görünüyorlar. Şaşkınlığımdan ne yapacağımı bilemedim. Birini elime alıp incelemek istiyordum.

Bu deniz yıldızlarının gökyüzündeki yıl dızlarla bir ilgisi var mıydı acaba? Yoksa bu deniz yıldızları; ölüp de gökyüzünden denize düşen yıldızlar mıydı? Güldüm kendi kedime.

Sahilde yürümeye başladım ayaklarım suyun içinde kuma bata çıka yürüyorum ve üzerimdeki tiril tiril elbise meltem esintisinde uçuşuyor. Saçlarım da rüzgarın dansına eşlik ediyordu. Uzakta bir iskele var yeni yapılmış gibi duruyor. Orada oturan ve ayaklarını denize sallamış bir çocuk var. A ne güzel gidip hemen tanışmalıyım dedim ve çocuğun yanına doğru gittim. Onu korkutmadan, “Merhaba çocuk, nasılsın? Dedim.” Gülümsedi bana ama biraz mahcup biraz da bana kırgın gibi hissediyordum. Ne yapsam? Diye düşünürken onu gözlemlediğimi fark ettim; tatlı bir kız çocuğu. Üzerinde uçuk pembe bir tulum var, tulumunun askılarına tülden yapılmış çiçekler takılmış. Galiba annesi ya da ablası dikmiş bu tulumu. Saçları kısa kesilmiş, kulağında da minik bir küpesi var. Ayaklarını suya doğru sallıyor ancak henüz suya değecek kadar uzun değiller. Konuşmaya devam ediyorum. “Seninle oynamamı ister misin?” “Evet” diyor. Hadi öyleyse birlikte deniz yıldızlarını toplayalım. İkimiz el ele, denize doğru indik ve suya girdik. Deniz yıldızı toplamaya başladık. Elime aldığımda deniz yıldızlarının üzerinde bir şeyler yazdığını gördüm. Dikkatlice okumaya başladım: “Kendine sarıl” yazıyor. Nasıl şaşırdım? Tekrar tekrar bakıp okumaya çalışıyorum ve gözlerime inanamıyorum! Aldım deniz yıldızını, çocuğun yakasına taktım. Çok sevindi ve ona sarıldım çok duygulandık ikimiz de… Tekrar bir yıldız aldım denizden ve okuyorum:

“Kendini sev”

Alıyorum onu da çocuğun yakasına takıyorum ve çocuğa seni seviyorum diyorum. İlerliyoruz denizin kenarında. Tekrar bir denizyıldızı yolumuzu kesiyor alıyorum ve okuyorum:

“Sen değerlisin”

Alıyorum o yıldızı da çocuğun yakasına takıyorum, o anda çocuk büyümeye başlıyor. Diğer yıldız: “Kendine saygı duy”

Diğer yıldız: “Cesaretli ol”

Diğeri: “Sen tam ve bütünsün”

Diğeri: “Güçlüsün”

Diğeri: “Kendinle barış”….

Her bir yıldızı alıp çocuğun yakasına sevgiyle taktım, ben yıldızları taktıkça çocuk büyüdü ve bana yaklaştı, en son “özgüven” yıldızını da taktığımda çocuk benim kadar büyüdü ve aniden içime girip benimle bütünleşti…

Sanki içimdeki, bugüne kadar hissettiğim boşluk dolmuştu. Kendimi çok değerli hissediyordum. Olaylara da anlam veremiyordum ama her şey gerçek üstü gibiydi. Sahilde yürümeye devam ettim. İçimdeki çocuk büyümüş ve benimle bütünleşmişti. Eteğim yine savruluyordu meltem esintisinde. Saçlarım omuzlarıma kadar iniyor ve rüzgarda dalgalanıyordu. Kendimi bir peri gibi hissettim o an. İçimde tüm yıldızlar parlıyor ve üzerindeki yazıları okuyabiliyordum. Harika bir duygu derken karşıma bir kapı daha çıktı. Bu sefer beyaz ve yine işlemeli bir kapı. Uzandım tokmağına, birden açılıverdi. Karşımda Hasan Hoca ve sınıf arkadaşlarım… Herkes katıla katıla gülüyor, kahkahalar havada uçuşuyordu, benim de eteğim havada uçuşmuyor muydu? Neredeyim ben? Bir baktım kendime, sıramda uyuyakalmışım. Hay Allah dedim ne güzeldi. Rüyaymış! Yıldızlar içimi sarmış.

Şöyle kendime bir baktım, içimdeki yıldızları parlattım, içimdeki büyümüş çocuğa bir sarıldım sımsıcak, gülümsedim. Ve haydi derse dedim; kendime ve içimdeki büyümüş çocuğa… İkimiz de dersi dinlemeye koyulduk, sessizce ve derinden. “İçinizdeki yıldızınızı parlatın, her nerde olursanız olun içinizdeki çocuğa sarılın ve onu sevdiğinizi söyleyin” dedi Hasan Hoca ve dersi bitirip gitti…

Sevdiklerimizle paylaşmayı unutmayalım :)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Mesaj Gönder
Merhaba ben Hasibe,
Nasıl yardımcı olabilirim?